fahrettin's profile*** baba spaces *** ( gö...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    Trafik Kazası Sonucu Hastane Masrafları

    Resim:Balanced scales.svg
     
    Trafik kazası sonucu yaralanan ve hastaneye kaldırılarak tedavi altına alınan kazazedelerin,
    kanuna göre tedavi için ücret ödememesi gerektiği belirtildi.
     
    Tüketiciler Birliği, kazazedelerin haklarıyla ilgili bir rapor hazırladı.
    Kaza sonucu yaralanan ve herhangi bir hastanede tedavi gören kazazedelerin
    bu tedavileri sonucu hastane tarafından ücret talep edilemeyeceğinin
    belirtildiği raporda, 2918 Sayılı Trafik Kanunu'na göre
    herhangi bir trafik kazası sonucu yaralanan kişi en kısa sürede hastaneye yetiştirilmek
    ve gereken tedavinin yapılması hükümlerini içeriyor.
     
    Yönetmeliğe göre, hastane acil servisi, kendisine gelen kazazedenin maddi durumu,
    sosyal güvencesinin olup olmadığına ve hastanın özelliğine bakmadan gereken tedaviyi ve müdahaleyi
    herhangi bir ücret talep etmeden yapmak zorunda.
     
    Bu tedavi sonucu oluşan masraf ise
    Sağlık Bakanlığı Karayolları Trafik Döner Sermaye İşletmesi tarafından
    karşılanacağının belirtildiği rapora göre,
    vatandaşların haklarını bilmediği için sorunlar yaşandığını ve
    hastanelerin bu kanundan bihabermiş gibi gözüküp
    vatandaştan para talep etmelerinin suç olduğu belirtildi.
     
    Not: 2918 Sayılı Trafik Kanunu, 13 Ekim 1983 tarihinde Mecliste kabul edilmiş 
    18 Ekim 1983'te 18195 sayı ile Resmi Gazete'de yayınlanıp yürürlüğe girmiştir.
     
    Kaynak:
    Türkçe Vikipedi Logosu

    Trafik Tescil Şube Müdürlüğünden Duyurulur.

    Trafik Tescil Şube Müdürlüğünden Duyurulur. 

    " Son günlerde kamuoyunda yaygın şekilde konuşulan ve internet ortamında da hızla yayılan; Tescil-Trafik ve Sürücü Belgeleri vb. gibi Emniyet Müdürlüklerince verilen tanıtıcı belgelerin mutlaka değiştirilmesi gerekliliği yoksa Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası olmayanların belgelerinin geçersiz sayılacağı yönünde kaynağı belli olmayan haberlerin vatandaşlarımızı yanılttığı görülmektedir. Yukarıda sayılan bu belgeler, ancak geçerlilik süreleri dolduğunda, yitirildiğinde veya yıpranma sonucu yenileme ihtiyacı doğduğunda Türkiye Cumhuriyeti kimlik numaralı yeni belgelerin düzenleneceği diğer durumlarda kullandıkları belgelerin hala geçerli olduğu değerli vatandaşlarımıza önemle duyurulur."     http://www.izmirpolis.gov.tr/

    19 Mayıs Atatürk' ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı' mız kutlu olsun.

    Millî Mücadelenin Atatürk tarafından dile gelen hikâyesinin ilk cümlesi, "1919 senesi Mayısının 19'uncu günü Samsun'a çıktım" ile başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919 Millî Mücadelenin fiilen başladığı tarihtir. 19 Mayıs bir başlangıçtır; fikir ve karar sahibi Atatürk'ün hedefine varan yolda ilk adımdır. Şevket Süreyya Aydemir'e göre, "Mustafa Kemal'in yeni hayatı, yeni âlemi, onun, 1919 Mayısının 19'uncu günü Samsun kıyısında Anadolu karasına ayak basmasıyla başlar, yani onun zuhurunun, hem kendi kaderine, hem milletimizin tarihine, hem çağımızın akışına, çeşitli yönlerden yön ve şekil veren safhası o gün, orada ve Mustafa Kemal'in Samsun kıyısına ayak basmasıyla başlamıştır."

    Egemenlik(Hakimiyet); egemen olma, hakimlik, üstünlük, amirlik manalarına gelir ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılır. Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır. İç hukukta en üstün kudreti, uluslar arası hukukta da bağımsız bir gücü ifade eder.

    Millî Egemenlik ise; bir milletin kendi kaderine hakim olarak, kendi geleceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibarıyla demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade eder.

    Millî Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konulmasını sağlar ve iktidarın, kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder. Millî Egemenlik anlayışında millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı, onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir ve egemenlik bu kolektif kişiliğe aittir.

    Millî Egemenlik, millet iradesini hakim kılması münasebetiyle demokrasinin temel şartıdır. Bu sebeple, bütün demokratik rejimlerde en üstün kuvvet ve devlet yönetimi konusunda belirleyici unsur olarak, devlete yön verirken, aynı zamanda devlet fonksiyonlarının oluşmasını da sağlar.

    Millî Egemenlik, insanlık tarihinde başlı başına kuvvet kaynağı olan ve kuvvet doğuran fikirlerden birisi olarak, devletlerin yapısını değiştirebilecek ve tarihin akışını etkileyebilecek kadar etkilidir. Dolayısıyla, insanlık tarihi açısından büyük önemi sahiptir.

    Atatürk'e göre Millî Egemenlik, devlet ve milletin mukadderatında amil ve hakim unsur olması gereken bir değerdir. Çünkü Millî Egemenlik, adaletin, eşitliğin, hürriyetin dayanağı ve milletin namusu, haysiyeti, şerefidir. Bu sebeple Atatürk, Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirmeye çalışmıştır. Bundan amaç ise; siyasî, sosyal ve ekonomik yönden, yabancı etkilerden uzak, millî iradeden oluşmuş bir toplumun meydana gelmesini sağlamaktır.

    Atatürk,"Millî Hakimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar" ifadesiyle, Millî Egemenlik ilkesinin gücünü ortaya koyarak, devlet hayatındaki önemini vurgulamıştır.

    Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk'ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının sonucudur. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, Millî Egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Atatürk, Samsun'a ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, dinî ve batılı fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu'da tek idare, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek Millî Egemenlik ilkesini uygulamaya çalışmıştır. Dolayısıyla, Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin genel anlamda ilk defa Atatürk'ün önderliğinde girişilen Millî Mücadele yıllarında uygulandığını söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken,Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur.

    O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta; "... Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Millî Hakimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur." 

    Atatürk'ün Samsun'a varır varmaz, müfettişliğin kendisine yüklediği vazifeleri yerine getirmek amacıyla hazırladığı 22 Mayıs 1919 tarihli rapor; Ordu müfettişinin birçok noktalarda, talimatın sınırını da aşarak, bütün memleket kaderi ile ciddi bir şekilde uğraştığını göstermektedir. Hazırladığı bu ilk raporunda Atatürk, Samsun bölgesindeki asayişsizliğin sebebinin Rumlardan kaynaklandığını, Türklüğün yabancı mandasına ve kontrolüne tahammülü olmadığını, Yunanlıların İzmir'i işgale haklarının bulunmadığını ve en önemlisi, milletin, millî egemenlik esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul ettiğini ve bunu gerçekleştirmeye çalışacağını belirtmiştir. Dolayısıyla Atatürk, milletin birlik ve beraberliği ile Millî Egemenlik ilkesini Millî Mücadelenin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretini vermiştir. Millî Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden bu rapor, Tevfik Bıyıklıoğlu'na göre, gerçekte, bir ihtilâl programından farksızdır.

    Atatürk, Samsun'un İngiliz işgalinde ve kıyıda bulunması ve civarındaki Rum çetelerinin faaliyetlerinden ötürü karargâhının içerde daha emin bir yere naklini gerekli görmüş ve 25 Mayıs 1919'da Havza'ya hareket etmiştir. Atatürk için artık tarihî görev başlamış bulunuyordu. Bundan sonra Osmanlı Devleti bir süre adeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Atatürk her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükümeti gibi halkı sükunete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve millî teşekküllerle haberleşen,Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.

    Nitekim, 28 Mayıs 1919'da Havza'dan bütün memlekete, askerî ve mülkî amirlere, Müdafaayı Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği bir tamimle İzmir'in işgalini protesto için yurdun her tarafında mitingler yapılmasını, halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve bunu köylere kadar yaymalarını istedi. Bunun üzerine memleketin her köşesinde İzmir'in işgaline tepki olarak mitingler yapıldı. İstanbul'da altı miting, Anadolu'nun çeşitli şehir ve kasabalarında toplam 96 miting tertip edildi. 

    İstanbul mitinglerine ve Atatürk'ün Havza'daki faaliyetlerine ilk tepki işgal makamlarının onu İstanbul'a geri çağırmaları olmuştur. Atatürk, o güne kadar"Ordu Müfettişi" sıfatı ile bütün kişisel ağırlığını koyarak hareket etmişti. Şimdi bu sıfatın tehlikeye düştüğünü görüyordu. Bu nedenle başlattığı eylemi kişisel olmaktan çıkarıp halka mal etmekte acele etmek gerekiyordu. Harbiye Nezaretine oyalayıcı bir cevap vererek 12 Haziran 1919'da Amasya'ya gitti. Ali Fuat Paşa (Cebesoy), Refet Bey(Bele) ve Rauf Bey'in (Orbay) katkılarıyla 14 Haziran 1919'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bünyesinde, Mustafa Kemal tarafından önceden hazırlanmış metnin üzerindeki çalışmalar tamamlanarak Millî Mücadele tarihimize Amasya Tamimi olarak geçen ilk önemli belge kabul edildi. Tamim, Konya'da bulunan 2.Ordu Müfettişi Cemal Paşa (Küçük, ya da Mersinli Cemal Paşa)ile Erzurum'da 15.Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın da onaylamasından sonra 21/22 Haziran 1919'da tüm ilgililere duyuruldu.

    Amasya Tamimi'nde dikkati çeken noktalar özellikle şunlardır. "Yurdun bütünlüğü, milletin istiklâli tehlikededir" denilmekle, tehlike çanı çalmakta, alarm işareti verilmektedir. Tamimin ikinci maddesi birinciyi tamamlamakta İstanbul Hükümetinin aczi ortaya konularak, bu durumun milletimizi yok olarak tanıttırdığı açıklanmaktadır. Tamimde yer alan önemli bir hüküm de, "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır" parolasıdır. Millî Egemenliğe ve millî bağımsızlığa yer veren bu ilke, daha sonraki tarihî gelişmelerle Türk İnkılâbının bir temel dayanağı olacaktır. Tamim, bölgesel değil, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.

    Amasya Tamimi, Millî Egemenliğe dayalı yeni bir Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Türk milletine bu çağrının gerekçesini ve uygulanacak plânı açıklamaktadır. Artık yüzyıllardır Türk milletinin kaderine hükmetmiş olan Padişah iradesine karşı ayaklanma başlamıştır. Nitekim Tamimle birlikte İstanbul'a gönderilen mektuplarda, artık İstanbul'un Anadolu'ya egemen değil, bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmiştir. Ordunun Amasya'da alınan kararların uygulanması ile görevlendirilmesi artık ordunun da ihtilâlin içinde yer aldığını göstermesi bakımından önemlidir.

    Tamim, millet gerçeğine dayanarak alt üst olan düzenin yerine yeni bir düzeni öngörmektedir. "İstiklâl", bu yeni düzenin parolası, millî iradeye dayanan"Millî Hakimiyet" ilkesi de gücüdür.

    Amasya Tamimi'nin bir diğer önemi de, Türk Milliyetçiliği akımının, inkılâbın bir temel prensibi olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Milliyetçilik Amasya Tamimi'nden itibaren millî mücadelenin esası, özü, temel yapısı olmuş, milleti harekete getiren, ona millî şuur ve vicdanının sesini duyuran, politik tutumun hedeflerini gösteren prensip olmuştur.

    Kısaca, Amasya Tamimi,Türk İnkılâp Tarihinde, hukukî ve siyasî önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından özel bir değer ifade eder.
    Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamını taşıyan Millî Egemenlik ilkesinin, Millî Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan birisi olduğu, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenerek, halkın istek ve düşüncelerinin belirlenmeye çalışılmasından da açıkça anlaşılıyordu. Zaten sadece bu kongrelerin toplanması bile, millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdı. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti.

    Bu çerçevede, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresinde alınan kararlar arasında; "Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İdare-i Milliyeyi hakim kılmak esastır" ibaresinin bulunması, bütün bu çalışmaların Türkiye'de Millî Egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı açıktır. Yine 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; "İstiklâlimizin temini için Kuva-yı Milliyeyi âmil ve Millî İradeyi hakim kılmak esastır" denilerek,Erzurum Kongresinde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk'ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu çerçevede, Atatürk'ün Sivas'ta çıkarttığı gazetenin adının İrade-i Milliye ve Ankara'da çıkarttığı gazetenin adının da, Hakimiyet-i Milliye olması tesadüf değildir.

    Türkiye'de Millî Egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Son Osmanlı Mebusan Meclisinde 28 Ocak 1920'de kabul edilen Misak-ı Millî kararlarıdır. Misak-ı Millî ile her şeyden önce millî ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırları çizilmekle birlikte Türkler, tam bağımsızlık şuuruna erişmişler ve millet olarak asgari haklarını istemişlerdir. Bu Misak (Ant), Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki millî kurtuluş programını, millî hudutlarımızı daha geniş ve belirli kılarak tam bir hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtmuştur.

    Misak-ı Millî'nin kabulünden sonra İngilizler 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal ederek,Son Osmanlı Mebusan Meclisini de dağıtmışlardır. İstanbul'un işgaliyle birlikte Osmanlı Devleti'nin tamamen etkisiz kaldığını ve milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının artık mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı düşüncesiyle ve Millî Egemenlik ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla, 19 Mart 1920'de bütün valilere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, Ankara'da "olağanüstü yetkilere sahip" yeni bir meclisin toplanmasını istedi.Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul'dan Ankara'ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis 23 Nisan 1920'de Ankara'da açıldı.

    Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkânına kavuşmuştur. Bunda da en büyük pay, hiç şüphesiz Atatürk'e aittir.
    Atatürk, T.B.M.M.'ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan,Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece T.B.M.M.'ne vermiştir. O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.

    Atatürk,Meclisin,Millî Egemenlik ilkesi gereği, milletin kaderine nasıl hakim olması gerektiğini de, yine mecliste yaptığı bir konuşmada şu sözlerle ifade etmiştir;"Millet mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve millî saltanat ve hakimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Ali'de temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Alinizdir;Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hakimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir." (24)

    19 Mayıs 1919'da Atatürk'ün Samsun'a çıkmasıyla başlayan Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesini gerçekleştirme çalışmaları, 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla fiilen gerçekleşmiş ve "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir" ifadesinin 20Ocak 1921'de kabul edilen ilk Anayasada yer almasıyla da hukukî anlamda güvence altına alınmıştır. Böylece Türkiye'de Millî Egemenlik ilkesinin gerçekleşme evreleri de tamamlanmıştır.
    ************************************************************************************************************************************
     
    Sevgili spaces.live dostlarım,
    Bugun ile ilgili hazirladigim video klip, Turkiye' nin
    guclu video klip sitesi TrTube' da site ekibince beğenilerek
    ana sayfada yayinlanmistir.
     
    Kurtulus Mucadelemizi gelecek nesillere aktarma cabamiza
    destek verdikleri icin TrTube Ekibine sonsuz tesekkurler.
     
    19 Mayıs 1919 - 19 Mayıs 2008
Türk' ün Kurtuluş Mücadelisinin başlamasının 89. yılı anısına
    Eklenme: 2 saat önce
    Gönderen: baba35

    TrTube ana sayfa ve TrTube ekinin begeni maili.
    img204/6610/trtube1yu8.jpg  

    --
    ¶baba€®€gliay35™
     

     

    Cep telefonunuzu kullanırken dikkatli olunuz.

    Cep telefonu ile mesajlaşmak, konuşmak günümüzün vazgeçilmezlerinden biri.
    Ve zevkli bir şey, sevdiklerimizden haber almak, seslerini duymak...
    Amma... dikkatli olmak şart!..
      
     
      
     
    Not: Aşağıdaki linkden de seyredip, oylar mısınız lütfen.  

    Yeterki iste. Engeliniz, yapacaklarınız için engel değildir.

    Analık zor zenaat. bütün anneler bu zenaatın ustasıdır.
    O, aşık oldu, evlendi, çocuk sahibi oldu. Ev işleri, alışveriş, çocuk bakımı ve analık şefkati.
    Hiçbir şey onu yıldırmadı. çünkü o biliyordu, engeli yapacakları için engel değildi.
     
     
     

    Annel günümüz kutlu olsun.

     
     
    Anam seni çok seviyorum ve özlüyorum.
    Hiç aklımdan çıkmıyorsun.
     

            

    Mazide kalan hatıra gibi
    Şevkatli kollarını aç bana anne
    Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
    Üşüdüm, üstümü örtsene anne

    Anne, anne, anneciğim

    Yanımda olmanı ne çok isterdim
    Dizine yatıpta uyurdum anne
    Dilimde dua gözümde rüyasın
    Seni çok istedim hasretim anne

    Anne, anne, anneciğim

    Uyandım uykudan aradım seni
    Sağıma soluma bakındım anne
    Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
    Üşüdüm, üstümü örtsene anne

    Anne, anne, anneciğim...

     

     

    Büyük üstad Nejat Uygur' un en zor oyunu!..

    Nejat Uygur çocuklarını hatırlamıyor

    O artık hasta... Zihni durmadan ona oyunlar oynuyor...

    Usta tiyatrocu Nejat Uygur artık hasta... Zihni durmadan ona oyunlar oynuyor. Bugünle 20 yıl önceyi karıştırıyor. Bugüne dek ondan tiyatro dersi alan oğulları Behzat ve Süheyl ise, artık onun sayesinde bir hastaya nasıl bakılacağını öğreniyor. Umutsuzluğa kapıldıkları anlarda, Nejat Uygur bir espri patlatıyor ve moralleri yerine geliyor.....

    Nejat Uygur 81 yaşında ve yılların tiyatro sanatçısı artık hastaOğulları Ahmet, Behzat, Süheyl, Süha ve Kemal ise hasta yakını konumunda. Otoriter babaları; bir anda onların çocuğu gibi oldu. Uygur geçmişi hatırlıyor ama bugünle pek bir ilgisi yok. Yedi aydır eski dünyanın içinde yaşıyor. Sol tarafı tutmuyor, zihni gelip gidiyor ama o hala tiyatro projeleri peşinde. Bu hayalleri onun hayatta kalmasını sağlıyor. 11 torunu var; onları bazen çocukları sanıyor. Sürekli eski repliklerini tekrarlıyor. Zar zor konuşuyor ama yıllarca oynadığı oyunlarını, hasta yatağında yeniden canlandırıyor.

    EN ZOR OYUNU BU!

    Her zaman baskın olan babalarının bir anda çocuklaştığını görmek, Uygurlar için hiç de kolay olmamış. Şimdi Behzat ve Süheyl Uygur, en zor oyunlarını babalarına karşı oynuyor. Babaları her gün onların karşısına başka bir zaman diliminde çıkıyor. Bazen 10 yıl öncesine, bazen de 20 yıl öncesine dönüyor. Onlar da hemen durumu kavrayıp, doğaçlama yapıyor. 'Nejat Uygur artık hasta halinin görülmesini istemez' diye düşündükleri için bu konuda aylardır konuşmak istemiyorlar. Bir aile için en zor durumlardan birini yaşıyorlar. Babalarının yaşarken artık eskisi kadar doğru karar veremediğini bilmek, hiç de kolay olmamış onlar için. 

    Youtube bugün yine yasak!...

    Ben anlamakta zorluk çekiyorum bu yasaklama işini.
    Biz internet kullanıcılarına resmen eziyet olmaya başladı bu kararlar.
    Bunun bir başka çaresi, yolu-yordamı yok mu ki?
    Ne bileyim işte, örneğin; yasaklamayı gerektirecek video klibin URL' sine erişim engellenemez mi?
    Bu yasaklar yüzünden, adamlar birçok dilde hizmet verirken Türkçe' yi bir türlü listelerine eklemiyorlar.
     
    img521/7775/youtubefi9.jpg  
     
     

    Galatasaray Şampiyonlar Ligi Şampiyonu!

    TEKERLEKLİ SANDALYE BASKETBOL

     

    04.05.2008 16:18

    Galatasaray Şampiyonlar Ligi Şampiyonu!

    ... Ve Engelsiz Aslanlarımız, Türk Spor Tarihi'nde bir ilki daha gerçekleştirerek, ilk kez katıldığı Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Şampiyon oldu!

    Teknik Direktör Sedat İncesu'nun şahsında bütün oyuncularımızı ve teknik/idari kadromuzu gönülden kutluyoruz..

    Galatasaray Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, kısa süre önce biten final karşılaşmasını da 61-53 kazanarak namağlup olarak Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oldu.

    İspanya'da düzenlenen Şampiyonlar Ligi Final maçlarında mağlubiyet yüzü görmeden finale yükselen Aslanlarımız, final karşılaşmasında Almanya şampiyonu RSV Lahn-Dill takımını 61-53 mağlup ederek Şampiyonlar Ligi Şampiyonu oldu.

    Final maçında takımımızda Justin Eveson 19 sayı, Petr Tucek 18 sayı ve Hussein Haidari 9 sayı ve 14 asistle ile oynadılar.

    1. Periyot: 18-14 (RSV)

    2. Periyot: 13-19 (Galatasaray)

    3. Periyot: 14-13 (RSV)

    4. Periyot: 8-15 (Galatasaray)

    Maç Sonuç: 61-53

    Joan Miró Ferra - Geleneklerden arınmış, şen şakrak ressam 120 yapıtıyla İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor

    Joan Miró Ferra.
    (d. 20 Nisan 1893- ö. 25 Aralık 1983), 
    Katalan ressam ve heykeltıraş.
    1935'te Barselona'da çekilmiş bir Joan Miró fotoğrafı  Pera_Museum_Rembrandt (Pera Museum Rembrandt - Istanbul / Turkey)
     
    20. yüzyıl sanatının büyük imzası, İspanyol sanatçı Joan Miró'nun baskı, resim ve heykellerinden oluşan 120 yapıtlık kapsamlı sergi,
    bugün ( 03 Mayıs 2008 ) Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde açılıyor

    "Geleneklerden arınmış, şen şakrak ressam. Mutluluğun kışkırtıcı çarkının üstünde avuntular ve kıvılcımlar ekicisidir o. Yasın kıvrımlarında Osiris'i diriltecek güzellikleri vardır. Çok zaman olmuştur göğün mekaniği bu usta cambaza yeşil dallarını, dolambacını ve hilelerini göstereli. 12 Nisan 1961 geldiğinde (uzaydaki ilk insan), Miró çoktan geçmiştir o yoldan. Bir meteordan daha iyisini yapmak çok da bir şey değildir insan alev alev yanmadığında. Miró tutuşur, koşar, bize verir alevini ve yeniden tutuşur." Fransız sürrealist şair Rene Char, bunları yazıyor İspanyol sanatçı Joan Miró'yla ilgili.
    İstanbul şimdi de 20. yüzyıl sanatının büyük imzası Miró'yla buluşuyor. 1983'te ölen Miro'nun baskı, resim ve heykellerinden oluşan 120 yapıtlık kapsamlı sergisi, bugün Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'nde açılıyor. 20. yüzyıl sanatına yön veren düşün insanları ve sanatçılarıyla dostluğuyla bilinen Maeght ailesinin koleksiyonundan seçme yapıtlarla gerçekleştirilen sergide Miró'nun 'İstanbul'da Defile' (Defile de mannequins a İstanbul) adlı yapıtı da yer alıyor. Sanatçılara daha özgür bir çalışma ortamı yaratmak için kurulan Fransa'da modern ve çağdaş sanat alanındaki ilk özel vakfı olan Maeght Vakfı'nın işbirliğiyle açılan serginin küratörlüğünü ise çocukluğunun önemli bir bölümünü Miró'yla paylaşan, Maeght ailesinin üçüncü kuşak üyesi Yoyo Maeght üstleniyor.
    Genel olarak canlı renkler, çizgiler, daireler, çocuksu ve mizahi bir anlatımı olan Miró'nun yapıtları, evrenin ana elementleriyle -toprak, ateş, su ve hava- sıkı sıkıya ilişkilidir; baş köşeyse kadına, ana-kadına, besleyici kadına ayrılmıştır. Aynı zamanda usta bir seramikçi, heykeltraş ve gravür sanatçısı olarak da belleklerde yer eden Miró edebiyat ve edebiyatçılarla da yakından ilişkili; Char, Prevert, Eluard, Leiris gibi yazın ustalarına esin veren ve birçok yazarın yapıtlarını resimleyen Miró, 'şiirleri resimleştiren, resimleri şiirleştiren' sanatçı olarak da anılır.

    Tablo isimleri şiir gibi

    Sergi küratörü Yoyo Maeght'ın deyimiyle Miró'nun resimlerine koyduğu adlar aslında kısa şiirlerdir ve bu adları her zaman Fransızca olarak resimlerinin arkasına yazar: 'Güneşin Karşısında Küçük kKızın Sevinci', 'Gecenin Karanlığında Bir Kadının Başına Konan Göçmen Kuş', Güzel Sarışının Üç Manyetik Saç TeliKelebekleri Kendilerine Çekiyorlar', 'Çöldeki Alev Kuşunun Rehberliğinde Zorlu Yürüyüş' gibi.
    Sergi kapsamında bugün saat 11.00'de Yoyo Maeght Pera Müzesi Oditoryumu'nda 'Bir Dostluk Öyküsü: Joan Miró ve Maeght Ailesi' konulu konferansta sanatseverlere, Maeght Ailesi'ni, vakıflarını, galerilerini, koleksiyonlarını tanıtacak ve çocukluğundan bu yana tanıdığı Joan Miró'yu anlatacak.

    Joan Miró sergisi 31 Ağustos'a kadar Pera Müzesi'nde görülebilir.